KANLI KAMIŞ

Antidepresan! İnsanı robotlaştıran, tedavi unsuru adını almış tuzak. Doktorun yetersizliğinin savunucusu. Terapiden kaçan algısı yetersiz doktorların, reçeteye tereddüt etmeden yazdığı ilaçlar! Sorunu değil, sorunu düşünmeyi engelleyen ilaçlar..

Yine aynı şeyi yapıyorum. Eleştiriyorum. Beynime hücum eden eleştirilerden sıyrılmam gerekiyor. Bunu yasaklamıştı doktor. Güzel şeyler düşünmeliyim. Hat mesela... İstikrar göstermeyi umduğum olağanüstü sanat. Hat sanatını düşünmeliyim....

"Ama ben kamışı açmaya yeltenirsem, naçar denemelerimin sonucunda avucumun içine sığabilen bir kamış elde ederim ancak." demiştim Hattat amcaya.. 'Hattat amca' tanımı çok garip aslında. Gereksiz bir samimiyete yelken açıyorum bu tanımla, bilerek lakin istemeyerek. Diğer öğrencilerin; efendim, hocam, sayın hocam diyerek önünde düğme iliklediklerine şahit olan nacizane beynim, ısrarla 'hattat amca' tanımını uygun görüyor hitap cümlemin başına...

Huşu dolu gözlerini bana çevirip "Türkiye'de üretilen kamışlarla deneme yapmalısın. Bizim kullandığımız kamışlar İran'dan geliyor. Kaliteli ve pahalı bu yüzden" dedi. "Peki" diyorum, hat bilgimin azlığından çekinerek.. İtaat ediyorum sadece.

Nedense sad harfini çok seviyorum, anlamsız bir yakınlaşma içerisindeyiz. Hattat'lara özgü huşudan bihaber bünyem, sad harfini yapmayag uğraşırken "bugün 23 nisan neşe doluyor insan" cümlesini bıkmadan tekrarlayan bayram çocuğu gibi coşku doluyor. Sad harfimi gereğinden fazla beğeniyor olsam da, vav harfim eğilmiş kaşık olmaktan arınamazken, elif harfim bükülmeye direnen değnek misali gülümsüyor beyaz kağıtta... Tüm harfleri kamışıma zeval gelmeden yapabilmeyi umuyorum. Malum kamış çok hassas bir alet, ürkek bir tavşan mübarek. Bastırırsam kırılır, bastırmazsam... Hiçbir şey olmaz aslında. Gayet de yazar. Ama bastırmayı yeğliyorum.

Sonunda korktuğum elimde duruyor işte.. 'Kırılmış kamış'. Üst üste yığılmış elbiseleri kenara itip masanın üzerini boşaltmış, hat sanatına hiç yakışmayan "İsmail bir tuhaf adamdır, üç kuruş için hesap sorandır" şarkısını mırıldayan dilimi susturmuş, 22 yıldır gereksiz bilgi depolamış beynimi tek konuya odaklamış, 'huşu' içinde, eğilmiş kaşıkları düzeltmeye uğraşıyordum... Haşin bir hamleyle vav'ın kuyruğunu uzatıyordum. Ve sonuç; kırılmış kamış!

Yüzümdeki dehşet ifadesini yok etmek için çaba sarf etmeden, telefonun bulunduğu odaya koştum. Gözlüğünü burun ucuna dayamış, elindeki çengel bulmacanın karelerinde kaybolmuş bir anneydi beni karşılayan. Saddam odadan içeri girse ve "ben ölmedim bacım" dese "İyi. Tibet öküzü, üç harfli?" sorusunu yöneltecek umarsızlığa sahip bir anne... Yüzümdeki ifadeye, titreyen vücuduma aldırmadan göz ucuyla bana baktı. Aynı umursamaz tavırla telefona sarıldım. İşaret parmağıma bi kastım olmadığı halde, 0 tuşunun olağanüstü sesini duyamadığım için "tuşu mu kırayım yoksa parmağımı mı?"ikileminden kurtulamıyordum...

-Anne niye basmıyor bu tuş!?" dedim gereğinden fazla çıkan sesim ve önemle vurguladığım 'tuş' kelimesiyle..
-Aşağıdaki sanatçı.. Asi'de oynuyordu bu kız. Neydi adı baksana..
Sakindim, sakin kalmalıydım.. Düşünmem gereken naçare bir kamışım vardı...
-Anne tuş diyorum, neden basılmıyor?
-He o mu? Ben kilitledim. Fatura çok geliyor. Babanın dırdırı daha çok geliyor.
-Telefon yerine çenemizi kilitlesek? Daha makul bir çözüm sanki!
-İçerde anahtar.

İşte yine o cümle.. Annenin eşya yeri tarifi, çocukluğumdan bugüne en büyük kabusumdu. "İçerde". Üç oda bir salon olan, bir de içerisinde hol barındıran evimizde bir eşyanın yerini tarif ederken kullanılması gereken son cümle. İçerde... Sabrımı taşırmayı istek dışı başaran tek insan olan anneme son kez sordum...

-Hangi içerde anne?!
-Salondaki çekmecenin üzerindeki vazonun içinde.
-Epey içerdeymiş hakkaten!
Hızlı adımlarla içeri gittim. Aslında hep içerideydim ama anneme inat 'içeri' gittim!

Beni kamışıma kavuşturmaya vesile olacak anahtar elimdeydi işte. Anahtarın soğukluğunu avucumda hissettiğim o an "love story" şarkısını duydum sanki... Ya da anın duygusallığından öyle sandım. İçeriden içeriye geçişim tamamlandığında, heyecanla telefonu açtım. 0 tuşunun ahenkli sesi ile hasret giderdim uzun uzun.. Biliyordum, o da işaret parmağıma karşı boş değildi..
-Alo. Baba akşam gelirken bana bistüri getirir misin?
ve sessizlik.. Ömrümün bir kaç yılını alıp götürdüğünü düşündüğüm derin sessizlik.. Soluk alıp verişinde saklanan kahkahayı hissedebiliyordum.
-Baba?
-Kızım herşeyi kendi başına yapamazsın. İnsanların yardımını er geç kabul etmek zorundasın. Ameliyatını hipokrat yemini etmiş nadide insanlara bırak. Gel vazgeç bu sevdadan.
-Baba dalga geçme lütfen! Bistüri lazım bana. Kamışımın durumu vahim!
-Tamam getiririm. Ben gelene kadar suni tenefüs uygula.
-Off görüşürüz baba !

Babamla aramızda geçen harika (!) diyalog bile endişemi yok edememişti. Bir an önce kamışımı hayata döndürmeliydim. Üstelik, ülkemi bir sanatçıdan mahrum bırakamazdım. Toplumun salahiyeti için bu kamış önemliydi.
Saatin azalarak dakikaya, dakikanın saniyeye, saniyenin ise saliseye dönüştüğü anda duymayı beklediğim zil sesi kulağımda çınladı.

-Bistüriyi getirdin mi?
-Hoşbuldum kızım iyiyim sağol!
-Baba durum acil!
-Çantamın içinde. Al çabuk kurtar onu!
-...
Babam anlamıyordu, diğer insanlar gibi. İçinde bulunduğum durumla eğleniyor olması beni sinirlendirse de bunu düşünecek vaktim yoktu..

İşte o an gelmişti. Beni yarı yolda bırakmasına izin veremezdim. Gözlerimi kapattım. Hattat amcanın ellerini düşünmeye çalıştım. Önce derin bir kesik.. Bu eylemi yapmakta zorlanmadım. Tuhaf.. Sanki gerçek değil. Bu kadar kolay ve doğru olmasına imkan yok. İlk kez yapıyorum üstelik... Sonra kenarları yavaş hamlelerle törpüledim. Bu işte bir terslik vardı. Bu kadar düzgün yapamazdım... Sıra son hamleye gelmişti. Bistüriyi kamışın ucuna dayadım. Yatay bir kesikle operasyona son verdim. Sonuç mükemmeldi. Sad harfimle buluşmanın vakti gelmişti. Kamışı özenle mürekkebe batırdım. Fakat bir terslik vardı. Kullandığım mürekkep siyahtı. Kamışın ucundan damlayan renk ise kırmızı... KAN KIRMIZISI. Aniden bi acı hisettim. Tarifi zor bir acı. Derinlere itilmiş, ötelenmiş, inkar edilmiş bir gerçeğin tam da yüzeyselliğe alışmışken açığa çıkması gibi... Korku ve acıyla işaret parmağıma baktım. Tıpkı bir kamış gibiydi. Kanlı bir kamış...
Yaşadığım somut acıyı yok edecek bir acı hissettim içimde. Kanlı kamışa sahip olan ben, asla hattat olamazdım! İnsan olmaya çabalarken "kırık" olanı reddedip, en iyisine kavuşma isteğimdi çabamı yetersiz kılan. Hattat olmayı, insan olmaktan kolay sandım belki de.

Kırık yanım yanılgılarımdı benim, ötelediğim yanılgılarıma bir de kanlı kamışı ekledim.

0 yorum:

Yorum Gönder