Heyecanlı mıyım ne

Yumiyum'la uzunca bir süredir gerçekleşmesini hayal ettiğimiz etkinliklere son 3 gün kaldı. Heyecan yaptım vallayi. İnşallah bi aksilik çıkmaz dinimiz süpaneke amin. Giyeceğim kıyafetten gün boyu yapılacak tüm aktivitelere kadar herşeyi planladım. Ayrıca yumiyum'un gitmesine de 10 gün kaldı :( Düşünmemeye çalışıyorum. Düşünmüycem evet. Ayrıca uzunca bir süredir gitmediğim küçük sevimli tatil yerine 9 martta gitmeyi planlıyoruz ailecek. Pıtırcık arkidişim gitti aynı yere. Onu da özledim bi gelsin havadisleri alıcam. Epeydir gitmediğim yer değişmiş mi? Ne durumda diye sorcam herşeyi. Mutluyum heyecanlıyım ley ley.

Aşka sıçayım ben!

Yazının giriş gelişme sonuç paragraflarına da sıçayım. Hiçbir şey umrumda değil. Aklıma ne gelirse yazıcam. Hatta aklıma gelen bütün küfürleri sayıcam. Askere gidecek, 15 gün sonra. Kısıtlı izin günlerini saymazsak 15 ay nerdeyse hiç görüşemiycez. Ve 15 ayın başlamasına 15 gün kaldı. Çalışıyordu işten ayrıldı. Neden? Aylardır yapılan "son bir ayda sürekli görüşelim. Hep yan yana olalım. Plana programa gerek duymadan, para olmasa bile sadece bankta oturmakla yetineceğimiz günler geçirelim" isteğini gerçekleştirmek adına işten ayrıldı. Planlanan ilk iki buluşma günlerce haberlerde pöykürülen kar gelecek uyarılarına rağmen allahın dağındaki yazlığa gidildiğinden ve de orda mahsur kalındığından dolayı ertelendi. Üzüldüm, ağladım ama geçti. Üçüncü buluşma da yine aynı sebepten veya parasızlıktan ertelendi. Sebebinin önemi yok. ERTELENDİ. 4. buluşmada "geç kalacaksın ben yine bekliycem, yine hayal kırıklığı yaşıycam, yine sinirlenicem. Baştan erteleyelim" dememin karşılığında yüksek sesle "hayır yarın buluşucaz" dendi. Sabahın 6sında uyumama rağmen erkenden uyandım. Giyindim, bok varmış gibi süslendim. Çıktım. Bekledim... Yine bekledim... Gelmedi. Aradım açmadı. Uzun süre, hatta saatlerce bekledim. Soğukta dondum. İki kız kardeşini de aradım. İkisinin de telefonu kapalıydı. Bu sefer sinirin yerini merak aldı. Bildiğim tüm arkadaşlarını aradım. Ya telefonlar kapalı ya açılmıyor. Aksilik bu ya ev telefonunu da silmişim. 118i aradım. Numara kayıtlı değilmiş. En yakın arkadaşının numarasını da silmişim. Bu sefer de avea bilinmeyen numaraları aradım. Arkadaşının numarasını buldum aradım. Ona da ulaşılamıyor. Bir yandan ağlıyorum bir yandan yerimde duramıyorum. Akla gelebilecek tüm numaraları denedim. Bir kişiye bile ulaşamadım. Artık ağlamaktan şişmiş gözlerimi ovuştururken telefon çaldı. Açtım. O! Nerdesin? Dedi. Evdeyim dedim. Gittin mi bekledin mi dedi. Evet gittim bekledim ve eve döndüm dedim. Sustu. Bir şey söylemedi. Ben de sustum. Bir süre öyle bekledikten sonra "bir şey diyor musun" dedim. "Yok" dedi. İyi akşamlar dileyip kapattım. Şimdi ne mi düşünüyorum? Onunla sadece bir kez görüşücem. Özlesem de delirsem de sadece bir kez. Onun istediği gibi, onun istediği şekilde ve yerde. Sadece bir kez. Belki pişman olucam. 15 ay içinde onu özlerken keşke daha çok görüşseydim diycem ama bu sefer kararlıyım. Belki 100 kere bana yaşattığı buluşma fiyaskosunu bir kez daha yaşamıycam. Bu sefer bekleyen taraf ben olmuycam. Biliyorum yine vicdanımı sömürerek buluşmak isteyecek. Ama ne onu istiyorum ne de onu görmeyi! Artık anladım ki aşk yeterli değilmiş birine katlanabilmek için. Aşk için herşeye değer palavrasına da kafam girsin!

Bu ne biçim yazı. Devrik cümleler var diyenlere de bacağım girsin!

Sanırım deliriyorum

Geçtiğimiz yılın yaz mevsiminde "majör depresif" olduğumu öğrenmiştim. Doktor hanımcım bana lustral ve remeron ilaçlarını yazıp, iyileşme sürecinin en az 6 ay olacağını söylemişti. İlaçları kullanmaya başladığımda mutluluk hormonumun azmasının yanısıra kurbanlık koyun gibi olmuştum. Tepkisiz, duygusuz, ruhsuz... Bir de remeron sayesinde sürekli uyuyordum ki bu da oldukça sinir bozucu bir durumdu. Rutin kontrollerden birine gidemediğim için, pek sevgili devlet hastanesi memuru telefonda randevu alamayacağımı, hastaneye giderek randevu almam gerektiğini söyledi. Ben de bir ay sonra alacağım randevu için teee anasının damındaki hastaneye gitmeye üşendim. Ve yaklaşık 1.5 ay kullandığım ilaçları da bıraktım. Öyle kendi kendime bıraktım. Pişman mıyım? Hayır! Lakin ilaçları bırakmamla bir ilgisi olup olmadığını henüz bilmediğim bir baş ağrısıyla boğuşmaktayım aylardır. Ve ara sıra gerçekleşen burun kanaması... Israrla ertelemekteyim doktora gitme eylemini. Bunların yanısıra aşırı sinirli ve huzursuz halimle kendime tahammül edemiyorum. Sebepsiz bir gerginlik. Durduk yere patlamalar. Kararsızım. Ya doktora gidip, ilaçlara başlayıp tekrar koyun olucam. Ya da sebepsiz patlamalar yaşamaya devam edicem. İki seçenek de hiç makul görünmüyor. Normal olsam ne olur ki sanki. Böyle herhangi bir aktivitenin ilk on dakikasından sonra sıkılmasam. Herhangi bir işi sonuna kadar götürebilsem. Başım ağırıyor yahu. Yazmaktan da sıkıldım. Blog benim neyime zaten. Gidiyorum ben!

Kitap okuma yeteneğimi kaybettim hükümsüzdür!

Okuma yazma işini okula gitmeden önce 4 yaşındayken öğrenmiş bir velettim. Pek bir hevesliydim, kitaba deftere. Oyuncaklar pek ilgimi çekmiyordu. Biraz da embesil bir velettim. Aynı pozisyonda elimde bir defter ya da kitapla saatlerce kalkmadan durabilirdim. Bu yüzden annem pek rahattı beni büyütürken. Sonrasında ergenliğim boyunca yapmaktan zevk aldığım tek aktivite okumaktı. Bir de takıntılı bir ergendim. Elime aldığım kitabı bitirmek uğruna sabaha kadar uyumazdım. Olur ha uykuya yenik düşüp uyursam, uyanır uyanmaz ilk yaptığım şey, yastık altındaki yarım kalmış kitabı bitirmekti. Bu yüzden annemden pek çok azar işitirdim. Reşit olduğum yıllarda bu takıntıdan arındım. Daha uygun zamanlarda, tabiri caizse insan gibi okurdum kitapları. Kendimi ve beyin kıvrımlarımı yıpratmadan. Bir kaç yıl da böyle geçti. Gel gelelim 20 yaşından sonraki 3 yıl kitapları sadece almakla yetindim. Elime aldığım kitabı bitirdiğim nadir durumlarda ise uzun bir süre kitap okuyamadım. Okuduğum kitabı beğenmeme durumu hasıl oldu. Okuduğum kitaptan sıkılıp, yenisine başlama durumundan dolayı yarım kalmış onlarca kitabım oldu. Sonra gazeteyi elime almaz oldum. Her sabah kahvaltı bile yapmadan gazeteye sarılan ben, belki haftalardır doğru düzgün gazete okumuyorum. İnternetten takip ettiğim köşe yazarlarının ismini unutur oldum. En büyük zevklerimden biri olan prospektüs okuma eylemini de yapmaz oldum. Nerde benim endikasyonlar bölümüm? Nerde ilacın yan etkileri. Hiiç!
Şimdi kendimi tam manasıyla zorluyorum bir şeyler okumak için. Ama okuduğumdan da bir şey anlamıyorum. Sanmayın ki her birey mutlaka okumalıdır! düşüncesini kabullenmekteyim. Kitap okumaktan hoşlanmayan insanlar olabilir. Ki bu insanların yaşayarak, okuyanlardan daha kültürlü olmaları muhtemeldir. Bu konuda çakma enteller gibi herkes okumalı zihniyetini taşımıyorum elbette. Benim sıkıntım bu saçma düşünceye boyun eğmiş koyunlardan biri olmak değil! Benim sıkıntım; yapmaktan zevk aldığım bir aktiviteyi, sebepsiz yere artık yapamıyor oluşum. İsteyip de yapamamak. İşin tuhaf yanı, okumak zorunda olduğum ders kitaplarını da okuyasım gelmiyor. He bunu yapmıyorum da yapmaktan keyif aldığım başka bir şey mi var. Hayır! Neredeyse hiçbirşey yapmıyorum. Biri bana eski alışkanlıkları geri kazanmanın yolunu göstersin yahu! Ya da yeni alışkanlıklar edinmenin...

KANLI KAMIŞ

Antidepresan! İnsanı robotlaştıran, tedavi unsuru adını almış tuzak. Doktorun yetersizliğinin savunucusu. Terapiden kaçan algısı yetersiz doktorların, reçeteye tereddüt etmeden yazdığı ilaçlar! Sorunu değil, sorunu düşünmeyi engelleyen ilaçlar..

Yine aynı şeyi yapıyorum. Eleştiriyorum. Beynime hücum eden eleştirilerden sıyrılmam gerekiyor. Bunu yasaklamıştı doktor. Güzel şeyler düşünmeliyim. Hat mesela... İstikrar göstermeyi umduğum olağanüstü sanat. Hat sanatını düşünmeliyim....

"Ama ben kamışı açmaya yeltenirsem, naçar denemelerimin sonucunda avucumun içine sığabilen bir kamış elde ederim ancak." demiştim Hattat amcaya.. 'Hattat amca' tanımı çok garip aslında. Gereksiz bir samimiyete yelken açıyorum bu tanımla, bilerek lakin istemeyerek. Diğer öğrencilerin; efendim, hocam, sayın hocam diyerek önünde düğme iliklediklerine şahit olan nacizane beynim, ısrarla 'hattat amca' tanımını uygun görüyor hitap cümlemin başına...

Huşu dolu gözlerini bana çevirip "Türkiye'de üretilen kamışlarla deneme yapmalısın. Bizim kullandığımız kamışlar İran'dan geliyor. Kaliteli ve pahalı bu yüzden" dedi. "Peki" diyorum, hat bilgimin azlığından çekinerek.. İtaat ediyorum sadece.

Nedense sad harfini çok seviyorum, anlamsız bir yakınlaşma içerisindeyiz. Hattat'lara özgü huşudan bihaber bünyem, sad harfini yapmayag uğraşırken "bugün 23 nisan neşe doluyor insan" cümlesini bıkmadan tekrarlayan bayram çocuğu gibi coşku doluyor. Sad harfimi gereğinden fazla beğeniyor olsam da, vav harfim eğilmiş kaşık olmaktan arınamazken, elif harfim bükülmeye direnen değnek misali gülümsüyor beyaz kağıtta... Tüm harfleri kamışıma zeval gelmeden yapabilmeyi umuyorum. Malum kamış çok hassas bir alet, ürkek bir tavşan mübarek. Bastırırsam kırılır, bastırmazsam... Hiçbir şey olmaz aslında. Gayet de yazar. Ama bastırmayı yeğliyorum.

Sonunda korktuğum elimde duruyor işte.. 'Kırılmış kamış'. Üst üste yığılmış elbiseleri kenara itip masanın üzerini boşaltmış, hat sanatına hiç yakışmayan "İsmail bir tuhaf adamdır, üç kuruş için hesap sorandır" şarkısını mırıldayan dilimi susturmuş, 22 yıldır gereksiz bilgi depolamış beynimi tek konuya odaklamış, 'huşu' içinde, eğilmiş kaşıkları düzeltmeye uğraşıyordum... Haşin bir hamleyle vav'ın kuyruğunu uzatıyordum. Ve sonuç; kırılmış kamış!

Yüzümdeki dehşet ifadesini yok etmek için çaba sarf etmeden, telefonun bulunduğu odaya koştum. Gözlüğünü burun ucuna dayamış, elindeki çengel bulmacanın karelerinde kaybolmuş bir anneydi beni karşılayan. Saddam odadan içeri girse ve "ben ölmedim bacım" dese "İyi. Tibet öküzü, üç harfli?" sorusunu yöneltecek umarsızlığa sahip bir anne... Yüzümdeki ifadeye, titreyen vücuduma aldırmadan göz ucuyla bana baktı. Aynı umursamaz tavırla telefona sarıldım. İşaret parmağıma bi kastım olmadığı halde, 0 tuşunun olağanüstü sesini duyamadığım için "tuşu mu kırayım yoksa parmağımı mı?"ikileminden kurtulamıyordum...

-Anne niye basmıyor bu tuş!?" dedim gereğinden fazla çıkan sesim ve önemle vurguladığım 'tuş' kelimesiyle..
-Aşağıdaki sanatçı.. Asi'de oynuyordu bu kız. Neydi adı baksana..
Sakindim, sakin kalmalıydım.. Düşünmem gereken naçare bir kamışım vardı...
-Anne tuş diyorum, neden basılmıyor?
-He o mu? Ben kilitledim. Fatura çok geliyor. Babanın dırdırı daha çok geliyor.
-Telefon yerine çenemizi kilitlesek? Daha makul bir çözüm sanki!
-İçerde anahtar.

İşte yine o cümle.. Annenin eşya yeri tarifi, çocukluğumdan bugüne en büyük kabusumdu. "İçerde". Üç oda bir salon olan, bir de içerisinde hol barındıran evimizde bir eşyanın yerini tarif ederken kullanılması gereken son cümle. İçerde... Sabrımı taşırmayı istek dışı başaran tek insan olan anneme son kez sordum...

-Hangi içerde anne?!
-Salondaki çekmecenin üzerindeki vazonun içinde.
-Epey içerdeymiş hakkaten!
Hızlı adımlarla içeri gittim. Aslında hep içerideydim ama anneme inat 'içeri' gittim!

Beni kamışıma kavuşturmaya vesile olacak anahtar elimdeydi işte. Anahtarın soğukluğunu avucumda hissettiğim o an "love story" şarkısını duydum sanki... Ya da anın duygusallığından öyle sandım. İçeriden içeriye geçişim tamamlandığında, heyecanla telefonu açtım. 0 tuşunun ahenkli sesi ile hasret giderdim uzun uzun.. Biliyordum, o da işaret parmağıma karşı boş değildi..
-Alo. Baba akşam gelirken bana bistüri getirir misin?
ve sessizlik.. Ömrümün bir kaç yılını alıp götürdüğünü düşündüğüm derin sessizlik.. Soluk alıp verişinde saklanan kahkahayı hissedebiliyordum.
-Baba?
-Kızım herşeyi kendi başına yapamazsın. İnsanların yardımını er geç kabul etmek zorundasın. Ameliyatını hipokrat yemini etmiş nadide insanlara bırak. Gel vazgeç bu sevdadan.
-Baba dalga geçme lütfen! Bistüri lazım bana. Kamışımın durumu vahim!
-Tamam getiririm. Ben gelene kadar suni tenefüs uygula.
-Off görüşürüz baba !

Babamla aramızda geçen harika (!) diyalog bile endişemi yok edememişti. Bir an önce kamışımı hayata döndürmeliydim. Üstelik, ülkemi bir sanatçıdan mahrum bırakamazdım. Toplumun salahiyeti için bu kamış önemliydi.
Saatin azalarak dakikaya, dakikanın saniyeye, saniyenin ise saliseye dönüştüğü anda duymayı beklediğim zil sesi kulağımda çınladı.

-Bistüriyi getirdin mi?
-Hoşbuldum kızım iyiyim sağol!
-Baba durum acil!
-Çantamın içinde. Al çabuk kurtar onu!
-...
Babam anlamıyordu, diğer insanlar gibi. İçinde bulunduğum durumla eğleniyor olması beni sinirlendirse de bunu düşünecek vaktim yoktu..

İşte o an gelmişti. Beni yarı yolda bırakmasına izin veremezdim. Gözlerimi kapattım. Hattat amcanın ellerini düşünmeye çalıştım. Önce derin bir kesik.. Bu eylemi yapmakta zorlanmadım. Tuhaf.. Sanki gerçek değil. Bu kadar kolay ve doğru olmasına imkan yok. İlk kez yapıyorum üstelik... Sonra kenarları yavaş hamlelerle törpüledim. Bu işte bir terslik vardı. Bu kadar düzgün yapamazdım... Sıra son hamleye gelmişti. Bistüriyi kamışın ucuna dayadım. Yatay bir kesikle operasyona son verdim. Sonuç mükemmeldi. Sad harfimle buluşmanın vakti gelmişti. Kamışı özenle mürekkebe batırdım. Fakat bir terslik vardı. Kullandığım mürekkep siyahtı. Kamışın ucundan damlayan renk ise kırmızı... KAN KIRMIZISI. Aniden bi acı hisettim. Tarifi zor bir acı. Derinlere itilmiş, ötelenmiş, inkar edilmiş bir gerçeğin tam da yüzeyselliğe alışmışken açığa çıkması gibi... Korku ve acıyla işaret parmağıma baktım. Tıpkı bir kamış gibiydi. Kanlı bir kamış...
Yaşadığım somut acıyı yok edecek bir acı hissettim içimde. Kanlı kamışa sahip olan ben, asla hattat olamazdım! İnsan olmaya çabalarken "kırık" olanı reddedip, en iyisine kavuşma isteğimdi çabamı yetersiz kılan. Hattat olmayı, insan olmaktan kolay sandım belki de.

Kırık yanım yanılgılarımdı benim, ötelediğim yanılgılarıma bir de kanlı kamışı ekledim.

Lütfen sadece rüyalarda buluşalım Anne!

Burnumdan soluyorum şu an. Tam manasıyla cinlerim tepemde. Buna sebep olan kişi 'anne' ise, yazık ki hiçbir şey yapılamıyor. Öyle kendi içimde debelenip duruyorum sadece. Annem bazen gerçekten tahammül edilemez bir insan oluyor. Üstelik benim çıkdırdığım anlarda o gülüyorsa, işte o vakit iyi ki annemsin yoksa... Diyorum. Evet diyorum napiim. Çok sinirlendim aaaaa. Antidepresanlara meydan okuyup "hayır ben ilaç almadan da sakin kalabilirim" diyen bir evlada sahip annenin daha anlayışlı olması gerekmez mi yahu? Gerekir, gerekmeli!

Sabahın kör vakti dediğim bir zamanda odamın kapısı açıldı. "Valla kızacaksın ama üşüdüm yanında yatıcam biraz" diyen annem odaya ve sonrasında içine ancak bir adet insanı alabilen minik yatağıma girdi. Haliyle duvara yapıştım. O ısındı, ben dondum. Sakin kalmaya yeminler ederek uyumaya çalıştım. Neyse ki bunu başardım. Aradan biraz Zaman geçince kulağımın dibinde çalan alarmla sıçradım. Allahım o nasıl bir alarm sesi. Yine tepki vermedim. Derinden bir offf çekip geri yattım. Alarm çalmaya devam ediyor. Ben delirmek üzereyim. Ama uyuycam kararlıyım. Annem nihayet alarmı duyuyor kapatıyor. Minik karyolamı titreterek yataktan kalkıyor ve odamı terk ediyor. Derin bir oh çekip uykuma devam edebilirim diyorum. Ama annem kararlı. Bugün beni delirtecek. Beş, rakamla (5) evet tam olarak 5 dakika sonra kapı yeniden açılıyor. "kızıımmm" diyor sinir bozan bir mutlulukla. "rüyamda borcumu nasıl ödeyeceğimi gördüm" anlatmaya başlıyor. Dakikalarca. Dinlemiyorum tabi. "Ne diyorsun?" diye soruyor. "Harika fikir ak sakallı dedenin zekasına hayranım" diyorum. "NE DEDESİ?" diye kızıyor. Anne ne olur git diyorum. Gidiyor. Uykuma kaldığım yerden devam edicem ya güya. Sinirlenmiycem ya ben. Tam uykuya dalacakken kapı yeniden açılıyor. "Kızıımmm bakkaldan bana sigara alır mısın?" diyor yine gülerek. "almam anne sana hiçbir şey almam. Sigara hiç almam. Allah aşkına kapat şu kapıyı çık anne" diyorum sesime hakim olmaya çalışarak. "Aşkolsun sana" deyip kapatıyor kapıyı. Heh dedim küstü şimdi bu gelmez artık. Bok gelmez! Bugün yemin etmiş kadın beni delirtmeye.
Uykumun kaçmış olmasının siniriyle yatakta debeleniyoru bir süre. Ama nasıl sinirliyim. Kararlıyım uyuycam. Gözlerimi kapatıyorum uyumaya zorluyorum bedenimi. Kapı yeniden açılıyor. Diğer odada açılmış radyonun sesi evi çınlatıyor. Ses sonuna kadar açılmış. "Ben komşuya geçiyorum kızım, uyanınca sigara al" diyor annem! Cevap vermiyorum. Verirsem patlıycam biliyorum. Evin kapısı kapanıyor. İşte diyorum huzura kavuştum nihayet. Veeee yanılıyorum! Zil çalıyor. Yataktan kalkıp söylene söylene kapıyı açıyorum. Daa daaaa annem! Dişlerimi sıkarak "ne var ne oldu anne? diyorum. Kahve fincanlarını unuttum diyor. Ve gülüyor. Gülüyorrrrr. İşte patlamama sebep olan gülümseme diyerek kollarımı sıvayacaktım ki komşunun "sen de gelsene" teklifini duyuyorum. İşte ikinci nedenim diyerek söylenmeye başlıyorum.

-Yok ben gelmeyeyim. Ben gelirsem hoş şeyler olmaz sizin evinizde. Hem ben kahvaltı bile yapmadım. Kahvaltıyı bırak uyumadım bile.

Bu esnada annemin yorumu araya giriyor. "İyi işte az uyu daha güzel" İşte bu cümle benim şartellerimin artması için son sebepti!

-Uyuycam anne. Sana inat akşama kadar uyuycam. Odamın kapısını kilitliycem. Odanın içini dünya gözüyle göremeyeceksin bile. Delirttin beni ya. Rahat bırak beni. Uykusuna sıçayım delirttin sabah sabah ya. Hiç bir konuda fikrimi sorma ben uyuyorken. Emin ol kıçımla bile dinlemiyorum seni. Olan benim uykuma oluyor. Bit kadar yatağa gelme uyumak için. Ben zor sığıyorum o yatağa ya! Kapıyı ota boka açma. Uyku halinde hiçbir yere gitmem, hiçbir şey dinlemem. Allahını seversen rahat bırak beni. Çık odamdan, uykumdan, hayatımdan bir süre ya!!

"PEKİ" deyip komşuya geçiyor. Komşu şaşkın bir halde kapıyı kapatıyor. Ben hala sakinleşemedim ama. Halaaa sakinleşemedim.

Ulan ben uyuyabilmek için uyku ilacı kullanan, sakinleşebilmek için antidepresan kullanan bir deliydim. İlaç bağımlılığım olmasın diye doktora danışmadan bıraktım ilaçları. He sabırlı ve sakin kalmaya çalışırken bana bu eziyet ne ya! İki saat uykuyla derse girmek zorundayım şimdi. aaaaaaaaaaaaaa. Çıkın hayatımdan anasını satayım. Çıkın. Herkes, herşey çıksın. Dünya bomboş olsun böyle. Bir tek ben kalayım. Uyuyayım ve hiç uyanmayayım!

Rengini kaçırırım senin pis kara sinek!


Kara sineklerden nefret ediyorum! Ever katıksız bir nefret bu. Hepsi ölsün, ölürken de işkence çeksinler. Öyle ani bir ölüm olmasın. Ne bileyim sineklikle üzerine vurulmasın mesela. Çok fazla acı çeksinler.

Kara sinekler, insanlarla dalga geçmeye bayılıyorlar. Hatta bence bunun için yaşıyorlar. Hayır yani amacın ne! Bak sivrisineği anlarım. Kan emip doymaya çalışıyor. O da ekmeğinin derdinde. Sen ne yapıyorsun? Hangi amaçla vızıldıyorsun anlamıyorum ki? Arıları anlıyorum. Onlarda da deli cesareti var. Malkoçoğlu edasıyla öleceğini bile bile sokuyor. Olsun en azından bir şey yapıyor. E sen ne yapıyorsun pis kara sinek? Ancak vızılda tepemde!

Çok sinirliyim çok.

Dün gece uyku bana uğramadı. Öyle bi görünüp kaçtı. Sabah 5e kadar mücadele ettim lakin uyuyamadım. Uykusuzluğun gerginliğiyle küfrederken uyuyakalmışım. Saat 8 gibi kulağımda vızıltıyla uyandım. Ahlaksız sinek burnumun dibinde vızıldıyor. Ne zamanki burnumun dibinde pislik kara sinek vızıldar, işte o vakit burnum kaşınmaya başlar. Deli gibi kaşıyorum burnumu, yüzümü. Neyse çektim başıma yorganı. Bir süre hain sinek saldırısından arınmayı başardım. Bu sefer de nefes almakta zorlandım. Yorganı çeker çekmez geldi yine burnumun dibine. Pusuda bekliyormuş meğer ibne! Tuttu beni yine kaşıntı. Nasıl vızıldıyor ama anlatamam yaşamak gerek. Dedim bu puşt belki de ışığa geliyordur. Yanımdaki aydınlatmaktan aciz gece lambasını kapattım. Uykuma geri döndüm kaşınarak. Yok abi taktı sinek bana. Geldi yine burnumun dibine. Kaşınmaktan, sinirden uyuyamıyorum. Kalktım hain öldürme planlarını uygulamaya dökmek için. Bu embesil , adi sinek amacımı anlamış olmalı ki gitti tavana kondu. İnmiyor aşağı. Yastığı tavana fırlattım ayağım takıldı düştüm. Hain kahkahasını savurdu utanmadan!

Sonra ben düştüğüm yerden kalkmadan küfür etmeye başladım. Senin sülaleni sivrineğe pazarlarım lan it! İnsene sıkıyorsa aşağı sineğin evladı! Dedim ama beni ciddiye almadı. Kalktım kapıyı açtım. Holün ışığını da yaktım ki dışarı çıksın. Yok hayvanoğluhayvan çıkmadı. Öyle tavana yapıştı kaldı. Bir süre bekledim ama benden inatçıydı pislik! Yatağa geri döndüm. Yorganı çektim kafama yine. Nefes alamıyorum. Geri açtım. Geldi yine dibime. Bu amansız mücadele sonunda saat oldu mu sana 10. 3 saat uykuyla sinirle kalktım yataktan. Kapıyı açtım ve sinek dışarı çıktı.

Hay senin ecdadını....

Yazasım geldi kime ne!

Aile saadeti yaşadığım bu güzel pazar gününde, kadınların aylık etrafa höykürme sendromunu yaşamaktayım. Aylık kadın sendromunda yapılmaması gerekenleri özellikle siz odun erkeklere açıklamaktan mutluluk duyacağım; (odunlardan ve bilumum ağaçlardan özür diliyorum)

-Sendrom mağduru hatunda çeşitli tuhaf davranışlar görülebilir. Halının üzerindeki lekeyi cif ile ovarken geçmediğini görünce "zaten tüm hayatım lekelerle dolu ühühühü" diyerek ağlayabilir. Sakinleştirmeye çalışmayın, teselli sözcükleri yetersiz olacaktır. Sabrınızı da alıp uzaklaşın!

-Nasılsın? diye sormayın. Alacağınız muhtemel cevaplar; "nasıl mıyım çok mu umrunda sanki" "üz üz sonra da nasılsın diye sor mehvettin hayatımı lan" "bıraktığın gibiyim işte nasıl olucam" şeklinde olabilir. Cevap vermeyin. "PEKİ" deyip susun ama neden susuyorsun dediğinde de "tuvaletteydim, patron geldi," gibi makul (!) cevaplar verin.

-Aylık dönemde hatunların yüzlerinde ve bedenlerinde olan değişiklerden söz etmeyin. Ne kadar güzel olduğunu da söylemeyin. Buna inanmayacaklardır. Dalga geçtiğinizi söyleyip höyküreceklerdir.

-Ey bekar hatun sevgilileri sözüm sizedir. Sakın bu dönemde evlilikten, çocuk sahibi olmaktan, gelecekten bahsetmeyin. Zira bu dönemin tüm zorluklarını iliklerinde hisseden hatun kişisi, doğum ve evlilik gibi ayrıntıları ürkütücü bulabilir. Buna sebep olacak kişiye düşman olabilir.

-Beraber yemek yemekten mümkün olduğunca kaçının. Hatun kişisi yemek yerken sizin gözlerinizin içine bakacaktır. Herhangi bir ima ya da gülümseme gördüğünde "ne yani çok mu yemek yiyorum. Zaten iyice kilo aldım. Şişko oldum" gibi cümlelerle size çemkirebilir. Konuyu değiştirin. Garsonu çağırın. Nereli olduğunu falan sorun. Evde iseniz bulaşıkları yıkayın falan!

-Son olarak sakın hatun kişisinin durumunu küçümsemeyin. Amaan amma büyüttün ne var sanki gibi bir söz sarf etmeyin. Olur ha bu cümleyi pöykürürseniz hatunu susturmanız mümkün olmayabilir. "Lan sizin neyiniz var sanki. Bir sünnet oluyorsunuz, anlık bir acı çekip tüm hayatınız boyunca mesut yaşıyorsunuz. Aylık sendrom, doğum, rutin kontroller, sancılar ohoo. Sen ne yaşıyorsun ki lan?" serzenişini bir nefeste dile getirip daha da ileriye gidebilir. Yapılması gereken tek şey vicdanına tekme atmaktır. "Bugün babannemin ölüm yıldönümü biliyor musun" diyerek onun sakinleşmesini ve anaç ruhunu açığa çıkarmasını sağlayabilirsiniz.

Diyeceğim odur ki siz en iyisi hiçbir şey yapmayın. Bi sittirin gidin lan zaten cinlerim tepemde!